26 Eylül 2016 Pazartesi

Hayattan mucize beklerken payına yine klişe düşmesiymiş olan biten...

Merhaba sevgili dinleyen

Uzun bir aradan sonra yine yalnızlık sahnelerine, hem de gurbet ellerde döndüğüm bugünlerde senden bir hikaye yazmanı isteyeceğim. Korkma, seni öyle can simitsiz okyanusa atmıyorum, hikayen için sana yardımcı olacak bilumum unsurları; misal kelimeleri, mekanları, replikleri, şarkıları, kitapları ben veriyorum.

Bakalım bundan bir şey çıkarabilecek misin?
Büyük tüyo: ben hiç bir şey çıkaramadım mesela...

Yardımcı mekanlar:
Pannonika
Beirut hummus & music bar
Yeraltı meyhanesi
Dear Mom
Barınak
Cannes
Cezayir
Uzuncaova Cad. No:13
Akaretler ara sokak meyhanesi
Hatay

Yardımcı müzikler:
Gülünce gözlerinin içi gülüyor
Sparks
Dilek Sert Erdoğan
Yine mi çiçek
My funny valentine
Purple rain

Yardımcı kitaplar:
Kirpinin zarafeti
Aşkın böcüü
Büyücü
Kadınsız erkekler
Kağıttan kediler

Yardımcı filmler:
Big eyes

Yardımcı şiirler:
Seni düşünmek güzel şey
Kedili şiirler

Yardımcı bağımsız unsurlar:
Kırmızı balon
Carousel
Boy boy kediler
Satsumalı cin
Turuncu kalem
Kırmızı oje
Nü fotoğraflar
S=D
Simurg

Yardımcı replikler:
"Dudaklarının çok güzel olduğunu daha önce söylemiş miydim?"
"Sandaletlerin yeni mi?"
"Sen uyurken dövmeni öpmek istiyorum"
"Şimdi elimden tutup kalk gidelim desen, arkama bakmadan heryere gelebilirim seninle"
"Arjantin'e gidelim mesela"
"Kendimi hiç bir yere ait hissetmiyorum"
"Çingene kızın resmini bozmaya çalışırken bir baktım sen çıkmışsın"
"Seni dört duyumla seviyorum"
"Kız bu aralar çok üstüme düşüyor, birşey söyleyebilecek durumda değilim"
"Sen uzaklaştıktan sonra ancak düşünüp karar verebileceğim, şu an sana hiçbir söz veremiyorum"
"Yalan yok, böyle bir sebeple biterse ne kadar da şerefsizmiş der, rakı masasında kızlarla bir güzel gömeriz"

Ve son olarak da kronolojik durum vaziyeti: ısrar, direnme, ısrar, direnme, ısrar, direnme, ısrar, ikna, alışma (ki en hızlı gerçekleşen bu bölüm, zira insan insana 6 saniyede alışırmış), çok mutlu anlar, ani geri vites, şok, hayal kırıklığı, hüzün, hüzün, hüzün, hüzün, hüz, h...

Benden bu kadar, gerisi sana kalmış ey sevgili dinleyen. Zaten benim şu ara daha önemli şoklarım var, mesela evden elbisem çalındı falan gibi. Böyle gönül işlerine kafa yoramam haliyle.

Hade kallinihta






28 Şubat 2016 Pazar

Mutlu yıllar bana!

36 yıl, dile kolay...

Bazen su gibi akıp giden, bazen hiç bitmeyecekmiş gibi gelen. Bazen el oğlu kadar acımasız, bazen ana kucağı kadar sevecen. Bazen "flight of the bumblebee" gerginliğinde, bazen de "come away with me" tadında huzur dolu. Bazen 32 diş kahkahalı, bazen de ziyadesiyle gözyaşlı 36 yıl...

Yazları pişik ve mutlu, kışları donuk ve depresif, baharları nemli ve çiçekli, ama 4 mevsim hep rüzgarlı, hep yeşil, hep alık balık...

Babadan gelme doğuştan türkücü, sonra bir dönem metalci, bir dönem jiletçi, forever Sezenci ve fakat her daim sağlam dinleyici...

Bir ara kuşlu, bir ara balıklı, bir ara civcivli, içten içe hep kedili, hatta keşke daha çok kedili!

İlk gençlikte vişne votkalı, Efes'li, tekilalı, yetişkinlikte martinili, Samuel Adams'lı, cin tonikli, zaman zaman da tabii başı dumanlı...

Sürekli çok gezmeli tozmalı, ama para yokken karayollu, ama para çokken havayollu, çok az biraz da denizyollu, ama bi şekilde çok şükür hep yollu!

Yaz aşkı, kış aşkı, platonik aşkı, uzatmalı aşkı, çıtırı kıtırı, şarapçısı perdecisi, boşanmışı bekarı, sünnetlisi sünnetsizi, uzunu kısası, sarışını esmeri, az kıllısı çok kıllısı ama hep sakallısı, fuck body, love body, nobody, hep aşklı hep meşkli...

Bir ara ev telefonlu, commodore 64l'ü, şu ara cep telefonlu internetli. Bir ara walkmanli discmanli, bu ara mp3'lü itunes'lu. Bir ara Kelebek mobilyalı, şu ara Ikea'lı. Bir ara icq'lu mirc'lı, bu ara instagram'lı, tinder'lı. Malesef nostaljiye hep hasretli...

Hep "-sız" ve "-lı" olarak ikiye ayrılan: kedili-kedisiz, manitalı-manitasız, taraflı-tarafsız, mutlu-mutsuz, sigaralı-sigarasız, paralı-parasız, huylu-huysuz, ama hep yapmacıksız, hep kötüsüz, hep kıyımsız, hep içtenli, hep naifli, hep güzel anneli, güzel babalı, güzel kardeşli, hep güzel arkadaşlı...

O halde bana mutlu yıllardı!

8 Şubat 2016 Pazartesi

Müşterek

Kış depresyonu mu, iş depresyonu mu yoksa yaş depresyonu mu bilemiyorum ama üzerimde bu ara bir "still got the blues" halleri.. O derece ki, öğle vakti iş yerinde tam bunu yazarken kulaklığımdan kulağıma doğru tamamen tesadüfen, o muhteşem gitar solosu girişiyle yayılmaya başlayan "Still got the blues" başlamasıyla şoka girip, sanki dün sevgili tarafından terkedilmişcesine gözlerimin dolu dolu dolması halleri.. Etraftaki duyarlı insancıklar bu ara pek keyifsizsin diye sorduğunda bardaktan boşanırcasına hücum eden gözyaşları eşliğinde pek de inandırıcı olamadan spesifik birşey olmadığı konusunda çevreyi inandırmaya çalışma halleri.. Annemin özlü sözlerinden biri olan "abuk subuk boş şeylere ağlayıp durma, allah gerçekten ağlamana değecek bir dert verir" kehanetinin akla gelip iyice moralden düşme halleri.. Kedinin bile, sanki sayılı günlerim kalmışcasına kendini sevdirmek için bana her zamankinden fazla yanaşması halleri.. Hiç bir şeyin evde oturup sapıkça ardarda X Files izlemek kadar zevk vermemesi halleri.. Daha sezonlarca oynadığını bildiğim halde 2. sezon son bölümde Mulder'ın ölmüş olabileceği ihtimaline oturup ağlama halleri.. Daha nasıl anlatabilirim ki, işte bu işte bir iş var halleri.. 

X Files hikayesi de ayrı bir ilginç başladı aslında. Üniversite yıllarında TV'de ara ara izlediğim dizilerden biriydi, severdim Spooky Mulder'ı. Yılllaaaar yıllar sonra izleyecek dizi düşünürken birden aklıma düştü ve tekrardan bi deneyeyim bakalım dedim. Gerçi 8 sezon x 25 bölüm oynamış olduğunu görünce sağlam bi yutkundum ama üşenmeyip bir iki bölüm derken gelinen nokta 4. sezon oldu an itibariyle. Bu esnada meğersem bizim Mulder ve Scully dizinin güncel yeni sezonlarını çekmekle uğraşıyormuş. Yani bildiğiniz, dizi beni çağırmış yıllar sonra.. Ama şimdi yeni bölümlere yetişmek için çok hızlı bir şekilde kalan 100 bölümü gömmem lazım ki hiiiç kolay değil zira her bölümün ortalama 45 dk olduğunu düşünürsek 4500 dakikamı bu diziye ayırmam gerekir, bu da 75 saat eder. Yuvarlak hesap yaparsak, 3 tane hafta içi gününde günde 3er bölüm izlesem, haftasonları da 10 bölüm izlesem toplamda, bir haftada 20 bölüm yapar ortalama. Kalan 100 bölüm 5 hafta eder ki bu esnada yeni bölümler de tüm hızıyla oynayacağı için benim gündemi yakalamam ancak ve ancak 2 ayı bulur.  Ehh bu mücadeleyi bitirdiğimde de bence UFO-I want to believe- dövmesini hak etmiş olacağım değil mi? Evet inanıyorum... 

Öte yandan depresif halden kurtulmak için X files dışında da hayatımda bazı değişiklikler yapayım dedim tabii. Mesela 20 yaş dişimi çektirdim. I-ıh, dişe dokunur bir değişiklik olmadı. Bu yakınlarda yüzeye yarım yamalak adım atmış diğer 20 yaş dişimi de çektireceğim, belki bu sefer??

Yazıya başladığım gün ile bitirmeyi planladığım bugün arasında geçen süre zarfında melankolinin sebeb-i ziyaretini bulmaya çalışırken gelinen nokta bir yudum daha alkol, bir miktar diş kaybı ve terbiye edilemeyesice bir iştah açılması oldu sanırım. İçimdeki iştah canavarının tam olarak ne zaman ortaya çıktığını ben de tespit edemiyorum ama sanırım Polonya seyahatinde başladı herşey. Sonrasında İran geldi, ee sonra yılbaşı falan derken kış komple gelmiş bulundu. Ben de kendimi 8 gibi akşam yemeği yedikten sonra gece saat 12 gibi yatmazdan evvel dolabı karıştırıp krem peynir çeşitlerine ekmek veya galeta benzeri ne bulursam onu banarken buldum. O da mı yetmedi, siz hiç soğuk patates püresine galeta bandınız mı? Ben bandım, siz banmayın hiç gerek yok! Malum bünye kışın üşümemek için bu tip iştahsal müdahalelerin ve kat kat kıyafet gibi dış yardımların yanısıra içerden de kendini garantiye almak istiyor, which is bölgesel yağlanma. Yediğini yağ olarak tutuyor şerefsiz. Ama bence anlaşılır birşey. Ayrıca o bel çevresindekiler yağ değil aşk tutmacı aslında.. 

Velhasıl yılan hikayesine dönen bu yazı faslını haftalar sonra kapatırken, bu geceye bi büyükle katılan, hala az parayla güzel ortamda güzel yemek yenebileceğini ispatlayan nadide meyhane Müşterek'e saygılarımı sunuyorum!

Bu günkü mevzuya eşlik eden birkaç şarkı var bu sefer:

Birincisi Mor ve Ötesi'nden Araf.. Bi kuple alıntı yapmadan geçemeyeceğim..
Yerimi bilmem
Bilmem ne taraftayım
Sesimi duymam
Ne zamandır araftayım
Kimler varmış içimde yoklama yaptım
Deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar

Bir diğer şarkımız da aynı hisleri farklı kelimelerle ve daha yüksek bir arabesk tonda aktaran Ahmet Kaya'dan Öyle bir yerdeyim ki... 

Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe...


12 Ekim 2015 Pazartesi

Elma dersem kış, armut dersem yine kış

Sözlerime ünlü düşünür Serdar Korkaç'ın dizeleriyle başlamak istiyorum: Hayat, beni neden yoruyoosuun? Evet Ekim'i yarıladık. Kötü fena. Sevgili yaz, size ayrılan sürenin sonuna geliyoruz ve fakat sevgili kış, acaba sizi karşılamaya hazır mıyız?

Kış şartları zorludur, herkes bilmez. İçim şişti bir çarşıya ineyim tur atayım dersin, soğuktan götün yemez. Sağlıklı düşünemiyorum camları açayım da temiz hava ve oksijen girsin eve dersin götün donar. Bütün yaz oksijen bolluğunda bile beynin o oksijenden nasibini almayıp saçmalamaya gayret etmişken kış vakti 45 m2 evin içindeki oksijeni kediyle paylaşıp bir de aklı selim sahibi olmanı beklerler. Hem de yalnız!

Kış yalnızlığı yaz yalnızlığına benzemez derler, ya da ilk ben dedim belki de.. Kış yalnızlığı adamı hasta eder.. Yün patikler de giysen, tontiş pompiş kurbağalı tavşanlı çoraplara da sarınsan, kombiyi de köklesen, kendini koyun yünü yorganlara da dolasan, kadının ayakları o yatakta ısınmaz bir türlü, ee ılınmamış ayakla da uyunmaz bir türlü. Gelsin uykusuz geceler..

Kış yalnızlığı adamı aç bırakır.. Zaten sokaklarda yemek peşinde sürtemeyeceğinden mütevellit, kadının evde yemek yapma hünerlerini geliştirmesi gerekir fakat düdüklü tencere sana, sen düdüklü tencereye bakaar bakaaar durursun. Evde yemek yapmamanı üşengeçliğine bağlarlar. Evet serde üşengeçlik vardır baba genlerinden sebep, ama ocağın başına geçmek istemeyişinin altında Zeki Müren'den Radyo Günleri eşliğinde bir rakı masası kuracak kimsenin olmayışının yattığını anlamazlar.. Ya da o tarçın kokulu sıcak şaraplı günlere özlemin..  

Kış yalnızlığı adamı alkolik yapar.. Öyle yazlık hafif içkilerle geçiştiremezsin, 'kendime bi martini koyayım da bikaç saat oyalanayım' veyahut 'bu geceyi de iki bira ile kurtardık çok şükür' modeli alkol tüketimi kışın pek geçerli değildir zira ne zeytinli martini ne de buzz gibi bir bira kışın keyif verme taraftarı değildir kadına, ehh bu durum da yüksek alkollü iç ısıtan içkilere yöneltir. Sonra gel de seni senden çok düşünen arkadaş kitlesine, hayır her akşam biriki kadeh/duble içmenin aslında alkoliklik olmadığını yırtınarak anlatmaya çalış. Yine anlamazlar..

Kış yalnızlığına eşlik eden meyveler bile sıkıcıdır.. Elma, portakal, mandalina, muz. Dört çeşit meyveyle 8 ayı geçirmeye çalışır kadın, bundan daha ağır bir darbe olabilir mi meyvesevere? Hele bir de hepsi soyulası meyvelerken! Kadının meyvesini soyup yedirecek kimsesi yoksa işte bu noktada o caaanım, kimseye muhtaç olunmadan yenilen, erik kiraz üzüm gibi yaz meyvelerine özlem had safhaya ulaşır aylar boyunca.

Ya kış şarkılarına ne demeli? Kış yalnızlığını beslemekten başka neye yarar? Siz hiç kış başı albüm çıkarıp, elleri havaya sokan bir Demet Bakalın veya Serdar Korkaç gördünüz mü? Göremezsiniz.. Halbuki hüzne teşvik edenler kışın damarına damarına basar kadının, hatta veda ederken bile kışı seçerler, Müzeyyen gibi, Müslüm Baba gibi, Ahmet Kaya gibi..

İşte bütün bu kış dinamikleri, yüksek muhtemel okunacak depresif kitaplar ve izlenecek iç karartıcı filmlerle de birleşince, bir de üstüne her ayın muayyen günleri öncesinde ve kimi zaman esnasında da baş gösteren sendrom halleri eklenince, kadının üzerine alameti kendinden menkul bir hüzünlü haller yerleşir ve herşey gökyüzünde yalnız gezen yıldızlara, baktıkça mücrim gibi titreten istikbale bağlanır hale gelir..

Gardını al ey kadın! Kış yalnızlığı çok yorucuymuş.. Önünde ciddi mücadele gerektiren aylar var!







5 Eylül 2015 Cumartesi

Rölantissimo

Hayatımı rölantide takılıp kalmış gibi hissediyorum bu ara. Ne ileri gitmek için vitese takıyorum, ne geri basmak için.. Bir yandan durduğu yerde sürekli varlığını hissettirecek devinimde.. Hep bi titrek sanki.. Ha bir de nereye çeksen oraya uzayacak gibi. Henüz bilmediğim birşeyi mi bekliyorum acaba, henüz tanımadığım birini mi? Godot'yu mu yoksa? Eğer öyleyse işim zor.. Biri gelse kızı alsa, uzak diyarlara götürse, zaten beni bu şehre bağlayan hiçbirşey yok ki geyiğine de gireyim tam olsun.. Ööööf kendimden tiksindim resmen iki dakikada..

Hayır yani üzerimde bir yandan ölü toprağı varmış gibi davrandım az önce ama diğer yandan da bu yazı hiç olmadığı kadar hareketli geçirdim. Hani bir taraftan neyse o şeyi beklerken, diğer taraftan karşıma çıkan onlarca tatil fırsatını kaçırmadım ki en son herhalde 16 yaşımda bu kadar çok denize girip bu kadar marsık gibi kararıyordum yaz aylarında, 3 sene sonra evime alıcı gözle bakıp gözümü tırmalayan unsurları gözüme hoş gelenlerle ikame edip imaj değişikliğine gittim. Sonucta ilk gençliğimizin sıpırayt sloganında belirtildiği gibi imaj hiçbirşey değildir tabii ki, kendimizi kandırmayalım, imaj bir çok şeydir.

O kadar ki, imajsever bünye tarafından bir kere beğenilip kafaya takılan o spesifik TV'ye kavuşmak için, normal şartlar altında önünden geçmenin bile reddedildiği, şehrin aile rekreasyon cehennemi AVM'ler içinde en uzak olanlardan birine yağmurlu bir pazar günü üşenmeden gidilip, TV satın alınıp aynen gerisin geri semte dönülmüştür. O TV bu eve bir şekilde gelecekti!

AVM demişken Pistinye Park için de yakın zamanda benzer bir durum vuku bulmuştu. Bu seferki imaj için değil de mecburiyetten bir ziyaretti. Açılalı beri, ki bu 5-7-10 sene olmuş olabilir hiç hatırlamıyorum, beni hiç cezbetmediği için yolunu bile bilmediğim bu AVM'ye, tadilata verilmesi gereken pahalı ve lanetli elbisemin tek aktif mağazası orada bulunduğu için bu sene gitmek zorunda kalmışlığım beni hala huzursuz etmektedir. Çünkü herkesin gittiği yerlere uyuz olmak, herkesin izlediği filmleri izlemeyi reddetmek, herkesin hakkında konuştuğu dönem ünlülerini ısrarla tanımamak gibi huylarım var, kurusun. Böylelikle cool kadın olduğumu sanıyorum sanırım. 'Ben hayatımda İstinye Park'a gitmedim' beyanında bulunmak benim için gurur kaynağı, aynı 'benim feysbukum yok' demek gibi.. Ya da 'ben instagram hesabımda 90% kedi, 10% de ıvır zıvır fotoğrafı paylaşırım, arkadaşlarla sosyalleşiyoruz temalı fotoğraf asla paylaşmam ve asla paylaştığım fotoğrafın lokasyonel bilgisini vermem' tarzı ukalalıklar.. İşte ben de acısıyla tatlısıyla yeryüzünde bulunduğum 35 senelik süre zarfında çeşitli prensipler geliştirmişim kendi çapımda. Bir de tabii kafamın dikine gitme ve bazı konularda büyük konuşma eğilimi, annemin kibir olarak tespit ettiği başka nahoş davranış biçimleriyle birleşince ortaya yeme de yanında yat modeli bir karakter çıkıyor.

Büyük konuşmak demişken, tecrübeyle sabit, neyi büyük konuştuysak yüce rabbim aynen nasıl da yalatmıştır bize tükürdüğümüzü defalarca. Ama işte insan dediğin varlık çürük, hatalarından ders almıyor ısrarla. Ben mesela şu sıra hayatımın en bi büyük konuşmasını yapıyorum ve selfie çubuğu denen zihni sinir aletini kullanan bir adamla asla sevgi duvarını aşamam diyorum. O selfie çubuğunu tutan eller benim elimi tutamaz mümkün değil. Bir selfie çubuğuna da iki satırdan fazla prim vermem diyerek noktalıyorum.

Bir bölüm klasiği haline getirmek istediğim, yalnızlığın en yoğun hissedildiği anlar ve eşlik eden şarkılar reyonumuza birkaç şarkı ile devam etmek istiyorum fırsat bulmuşken:

Zamanında televizyon alırken, 'smart özelliğini boşver, elma tv alırsın aynı işlevi görür, aynı paraya daha büyük ekran bakalım, size matters' diyenleri dinlememekle hata ettiğini geç de olsa anlamanın acısı eşliğinde büyük ekrana geçiş sürecini elinin hamuruyla kadın başına, TV özelliklerinden pek anlamadığı halde kadınım ama kendi elektroniğimi kendim alabilirimci çakma duruşla mağazalardaki satışçılara bir süre bilmiş bilmiş kafa tutup fakat yine sonunda ağlamaklı gözlerle onlardan medet ummaca şeklinde geçiren ben ve eşzamanlı kafamda dönen Baxter - Television.

Ex manitanın evleneceğinin öğrenilmesinin üzerinden henüz 24 saat geçmişken bir de iki hafta sonra evleneceğinin öğrenilmesinin üzerinden ne yazık ki 18 saat geçmemişken, bir anlık açık bırakılan pencereden aşağıdaki tentenin üstüne paatt diye atlayan kedinin çağrılara asla kulak asmaması sonucu alt kata inilip, pazar pazar gençler yataklarından kaldırılıp, kediyi bulunduğu saçma yerden almak için 20 dakika cebelleşme sonunda eve eli boş dönmenin yanında bir de bu nankör kedinin, yemeyip yediren giymeyip giydiren anasına bildiğin saldırmasının da hikayenin tuzu biberi olarak kedi anasının halet-i ruhiyesinde yerini almasıyla 'kedim bile bana dönük değil, kimseyi zorla yanında tutamıyorsun tabii, kedim bile beni terketmek için fırsat kolluyor' şeklinde söylemlerle kısa süreli depresyonun dibine vurması esnasında loop'a alınmış Mor ve Ötesi - Bu işte bir yalnızlık var

Mahalle manavından domates soğan patates alırken kaç kilo vereyim abla sorusuna - ki bu mahalle esnafı dediğin acayip bişey, kime göre neye göre abla abi yenge kardeş sıfatı yakıştırdıklarını bir anlayabilsek mahallenin soy ağacı çıkacak - 'yok yok ne kilosu, sen iki soğan üç pattez ver ordan, bitiremiyorum tek başıma, çürüyo sonaa' dediğin anda dediğine pişman olma hissi.. Yalnız olduğun gerçeğine mi yanasın, manava yalnız yaşadığını yerli yersiz açıkladığına mı yanasın, annenin eskiden beri en sevimsiz huylarından biri olduğunu düşündüğün esnafla gereksiz muhabbet kurma halinin genetik olarak sana da geçmiş olduğunu 35inde keşfetmenin haklı iticiliğine mi yanasın, bunları düşüne düşüne evine gider yanarsın, fonda Barış Manço - Domates Biber Patlıcan








14 Eylül 2014 Pazar

Yalnızlık zor zanaat azizim

İnsanın kendini çok yalnız hissettiği anlar vardır ve o anlarına eşlik eden şarkılar..

İstiklal caddesinin en cafcaflı saatlerinde meydandan Asmalı'ya kalabalıkları yararak yürümeye çalışırken, bir yandan adımbaşı bir müzikmarket veya dükkandan yükselen müzikal curcunayı bastırmak için kulaklıktan son ses olarak dinlenen Ize of the world - Strokes

Doldurboşalt motorlar yerine henüz keşfedilmemişliğinden kaynaklı sakinliğiyle şehir hatları ile Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçerken en kuytu köşelerden birinde sırtın insana yüzün boğaza dönük tünemişken karışık şarkı listesinde birden denk gelen Beyond - Daft Punk

Geceyarısı yatmak için yatağa girdiğinde kolunda gece boyunca seni rahatsız etmesi muhtemel bilekliği farkedip 15 dakika boyunca şekilden şekle girip bilekliği çıkarmaya çalışmak fakat lanet olası sıkı bağlanmış bilekliğin bir türlü gerekli esnekliğe kavuşmaması sonucu göz pınarlarında yaş birikmesi durumu. Gündüz olsa karşı komşudan yardım isteyecek kadar kendini çaresiz hissetmek ve 5 dakika daha çıkmazsa bilekliği kopararak kolunu bu mahkumiyetten kurtarmayı göze almak. Bu esnada kafada eşlik edebilecek tek parça tabii ki İbrahim Tatlıses'ten Yalnızım Dostlarım

Duştan yeni çıkmış en bornozlu ve saçlarından şıpır şıpır sular damlayan halindeyken normalde gerçekten hiç çalmayan kapının çalmak için en uygunsuz zamanı bulması ile yaşanan şoku atlattıktan sonra çita hızıyla giyinip kapıyı açıp karşında bir alarm firmasından gelen yetkilileri görünce yaşanan hayalkırıklığı ve tabii ilgilenmediğini belirttikten sonra bünyede yaşanan 'ya alarm taktırmadığıma beni pişman etmek için evime hırsız gönderirlerse' konulu tedirginlik.. Ben buna Radiohead - Paranoid Android öneririm

Böcekleri tiksinti, tedirginlik ve acıma arasında gidip gelen hislerle öldüremeyen bir insan olarak yine bornozlayken banyoda ayakların arasından fıtı fıtı geçip çamaşır makinasının altına giren bir karafatma ile karşılaşılan an. Yapılabilecek hiçbirşey yok! Eve yeni taşınıldığı için böcek ilacı sprey bile yok! Hemen banyodan çıkılır ve banyo kapısı kapatılır. Yamukluğundan sebep altında 3 parmak boşluk olan banyo kapısının altına yerbezleri tıkılır ama böcek bu durdurur mu kolay kolay onu engeller! hızlı bir şekilde giyinilip bakkala gidilir, sinekkovar var sadece ama olsun ona da şükür, koşa koşa eve geri gelinir.. Hala kaçtığı yerde olup olmadığını bile bilmediğimiz karafatmanın sözde bulunduğu çamaşır makinası altına sağına soluna bir kutu sinekkovar sprey boca edilir, bir yandan akla Gezi parkına sıkışmış gazlanırken hissedilen ölümcül duygular gelir ve karafatmaya empati duyulur ama biz Gezide ulvi bir amaç için bulunurken bu muameleye maruz kaldığımız ve karafatmanın evimde beni tedirgin etmekten başka bir amaca hizmet etmediği kendimize hatırlatılır! Sık bakalııım, sık bakalıııım sinekkovar sıık bakalıııım! Ha bu arada her an hızlıca makinanın altından çıkması ihtimaline karşı da boşta kalan elde sert tabanlı bir ayakkabı tutulur. Zira böceğin üstüne basabilmek gibi bir yetenekten de yoksundur bünyemiz. Ve sonunda hedef görünür, gazdan sersemlemiş, daha fazla dayanamamış kendini açık alana atmıştır. Onun sersemliğinden faydalanan avcı da tepesine ayakkabıyı indiriverir. Ortamın temizliği vs derken bir karafatmaya ayrılan bütün bir geceden sonra akıllarda Alanis Morisette - Uninvited çalmaktadır..

Hadi bu da to be continued..










31 Ağustos 2014 Pazar

Anne ben hipster mı oldum?

Şu an dışarıdan bakınca hal ve gidişatımın tam olarak karşılığı 'görmemişin festivali olmuş' olsa gerek. Hayatta bazı şeyleri geç keşfetmek insanı böyle modlara sokuyorsa demek. Her ne kadar görüntü, ruh hali ve tavır bağlamında 25i zorluyor olsam da resmi kayıtlara ve Tarancı'ya göre yolu yarıladık. Neyse kuzum bu bahsi kapatık konumuza dönelim..

Gitmeden önce ortamın ergen cehennemi olacağı yönünde şüphelerim yok değildi. Ama iki tatil planı arasında seçim yaparken, hatta kaporamı yakma riskini göze alarak diğer dinlenmeceli alternatiften vazgeçip coşmacalı festival planına geçiş yaparkenki amacım da zaten biraz çılgınlık yapmak değil miydi? Hem kim demiş festival işi ergen işi diye? Ergenken zamanımız boldu ama bu kadar büyük bir organizasyona girişecek paramız yoktu herhalde, ya da yeterli ilgimiz yoktu, ya da daha kötüsü böyle oluşumlardan bihaberdik. Sonuç olarak her telden, her yaştan karılımcı ortamı şenlendirmek üzere hazır kıta görev başındaydı orada.

Peki ergenliği geçtik diyelim, son senelerde neden müzikal temalı bir seyahat planı gelişmemiş ne bende ne yakın çevremde, bunun sebebini bilemedim. Ben sanırım zaten müzik zevkimi geliştirmeyi hayli askıya almıştım kaç senedir, playlist'ime bile dokunmayalı belki 5 seneden fazla olmuştur. Zaten rutine bağlanan ev-iş-ev yolculuklarım sırasında maruz kaldığım müzikal kısırdöngüm farketmeden müzik zevkimi köreltmiş olmalı. Son zamanlarda bundan ben de çok sıkılmıştım ve playlistimi komple silip yepisyeni şarkılarla yeniden doğmak istiyordum ama üşengeçlik hastalığını bilir misiniz? Şu an bu hastalığı detaylarıyla açıklama fikrinden bile imtina etme halidir!

Aslında radyo dinlediğim zamanları özlüyorum galiba, radyolu kasetçalarımda sürekli boş kaset bulundurup, okuldan eve geldiğim gibi radyoyu açıp kasetçaların REC ve PAUSE tuşlarına aynı anda basıp her an kayda hazır bir şekilde radyo dinlediğim zamanları..

Neyse doğru zaman bu zamanmış, gittik gördük, hayran kaldık, müzikal bünyeyi geliştirmeye sözler verdik. Müzik ruhun gıdasıymış, klişe olsa da dil din ırk ayırmaksızın kitleleri yakınlaştıran bir sihirmiş tecrübeyle sabitledik ve geldik. Geldik de ne oldu? Aklımız özgürlük adasında kaldı.. Komple yeni tanıdığımız, duyduğumuz ama belki de pek yakınlaşmadığımız, çok sevdiğimiz fakat canlı dinleme fırsatı bulamadığımız indie, brit pop, rock, elektronik, DJ, r&b isimlerini tekrar tekrar spotify'dan dinlemek, eksisozlukten aratmak, itunes'dan indirmek şeklinde yaşanan bir yeniyetme heyecanı ile dolduk.. Ama herşeyden öte playlistimde ciddi değişikliklere imza attım, Sezenler başta olmak üzere bir dolu şarkıyı sildim, özellikle de slowları - no more slows- ve 80% oranında bir yenilenmeye doğru gidiyorum.. İşte bu karar paha biçilmez.

Let's Sziget!

To be continued..