İnsanın kendini çok yalnız hissettiği anlar vardır ve o anlarına eşlik eden şarkılar..
İstiklal caddesinin en cafcaflı saatlerinde meydandan Asmalı'ya kalabalıkları yararak yürümeye çalışırken, bir yandan adımbaşı bir müzikmarket veya dükkandan yükselen müzikal curcunayı bastırmak için kulaklıktan son ses olarak dinlenen Ize of the world - Strokes
Doldurboşalt motorlar yerine henüz keşfedilmemişliğinden kaynaklı sakinliğiyle şehir hatları ile Beşiktaş'tan Üsküdar'a geçerken en kuytu köşelerden birinde sırtın insana yüzün boğaza dönük tünemişken karışık şarkı listesinde birden denk gelen Beyond - Daft Punk
Geceyarısı yatmak için yatağa girdiğinde kolunda gece boyunca seni rahatsız etmesi muhtemel bilekliği farkedip 15 dakika boyunca şekilden şekle girip bilekliği çıkarmaya çalışmak fakat lanet olası sıkı bağlanmış bilekliğin bir türlü gerekli esnekliğe kavuşmaması sonucu göz pınarlarında yaş birikmesi durumu. Gündüz olsa karşı komşudan yardım isteyecek kadar kendini çaresiz hissetmek ve 5 dakika daha çıkmazsa bilekliği kopararak kolunu bu mahkumiyetten kurtarmayı göze almak. Bu esnada kafada eşlik edebilecek tek parça tabii ki İbrahim Tatlıses'ten Yalnızım Dostlarım
Duştan yeni çıkmış en bornozlu ve saçlarından şıpır şıpır sular damlayan halindeyken normalde gerçekten hiç çalmayan kapının çalmak için en uygunsuz zamanı bulması ile yaşanan şoku atlattıktan sonra çita hızıyla giyinip kapıyı açıp karşında bir alarm firmasından gelen yetkilileri görünce yaşanan hayalkırıklığı ve tabii ilgilenmediğini belirttikten sonra bünyede yaşanan 'ya alarm taktırmadığıma beni pişman etmek için evime hırsız gönderirlerse' konulu tedirginlik.. Ben buna Radiohead - Paranoid Android öneririm
Böcekleri tiksinti, tedirginlik ve acıma arasında gidip gelen hislerle öldüremeyen bir insan olarak yine bornozlayken banyoda ayakların arasından fıtı fıtı geçip çamaşır makinasının altına giren bir karafatma ile karşılaşılan an. Yapılabilecek hiçbirşey yok! Eve yeni taşınıldığı için böcek ilacı sprey bile yok! Hemen banyodan çıkılır ve banyo kapısı kapatılır. Yamukluğundan sebep altında 3 parmak boşluk olan banyo kapısının altına yerbezleri tıkılır ama böcek bu durdurur mu kolay kolay onu engeller! hızlı bir şekilde giyinilip bakkala gidilir, sinekkovar var sadece ama olsun ona da şükür, koşa koşa eve geri gelinir.. Hala kaçtığı yerde olup olmadığını bile bilmediğimiz karafatmanın sözde bulunduğu çamaşır makinası altına sağına soluna bir kutu sinekkovar sprey boca edilir, bir yandan akla Gezi parkına sıkışmış gazlanırken hissedilen ölümcül duygular gelir ve karafatmaya empati duyulur ama biz Gezide ulvi bir amaç için bulunurken bu muameleye maruz kaldığımız ve karafatmanın evimde beni tedirgin etmekten başka bir amaca hizmet etmediği kendimize hatırlatılır! Sık bakalııım, sık bakalıııım sinekkovar sıık bakalıııım! Ha bu arada her an hızlıca makinanın altından çıkması ihtimaline karşı da boşta kalan elde sert tabanlı bir ayakkabı tutulur. Zira böceğin üstüne basabilmek gibi bir yetenekten de yoksundur bünyemiz. Ve sonunda hedef görünür, gazdan sersemlemiş, daha fazla dayanamamış kendini açık alana atmıştır. Onun sersemliğinden faydalanan avcı da tepesine ayakkabıyı indiriverir. Ortamın temizliği vs derken bir karafatmaya ayrılan bütün bir geceden sonra akıllarda Alanis Morisette - Uninvited çalmaktadır..
Hadi bu da to be continued..
but you really get wet when she breaks down and cries..
14 Eylül 2014 Pazar
31 Ağustos 2014 Pazar
Anne ben hipster mı oldum?
Şu an dışarıdan bakınca hal ve gidişatımın tam olarak karşılığı 'görmemişin festivali olmuş' olsa gerek. Hayatta bazı şeyleri geç keşfetmek insanı böyle modlara sokuyorsa demek. Her ne kadar görüntü, ruh hali ve tavır bağlamında 25i zorluyor olsam da resmi kayıtlara ve Tarancı'ya göre yolu yarıladık. Neyse kuzum bu bahsi kapatık konumuza dönelim..
Gitmeden önce ortamın ergen cehennemi olacağı yönünde şüphelerim yok değildi. Ama iki tatil planı arasında seçim yaparken, hatta kaporamı yakma riskini göze alarak diğer dinlenmeceli alternatiften vazgeçip coşmacalı festival planına geçiş yaparkenki amacım da zaten biraz çılgınlık yapmak değil miydi? Hem kim demiş festival işi ergen işi diye? Ergenken zamanımız boldu ama bu kadar büyük bir organizasyona girişecek paramız yoktu herhalde, ya da yeterli ilgimiz yoktu, ya da daha kötüsü böyle oluşumlardan bihaberdik. Sonuç olarak her telden, her yaştan karılımcı ortamı şenlendirmek üzere hazır kıta görev başındaydı orada.
Peki ergenliği geçtik diyelim, son senelerde neden müzikal temalı bir seyahat planı gelişmemiş ne bende ne yakın çevremde, bunun sebebini bilemedim. Ben sanırım zaten müzik zevkimi geliştirmeyi hayli askıya almıştım kaç senedir, playlist'ime bile dokunmayalı belki 5 seneden fazla olmuştur. Zaten rutine bağlanan ev-iş-ev yolculuklarım sırasında maruz kaldığım müzikal kısırdöngüm farketmeden müzik zevkimi köreltmiş olmalı. Son zamanlarda bundan ben de çok sıkılmıştım ve playlistimi komple silip yepisyeni şarkılarla yeniden doğmak istiyordum ama üşengeçlik hastalığını bilir misiniz? Şu an bu hastalığı detaylarıyla açıklama fikrinden bile imtina etme halidir!
Aslında radyo dinlediğim zamanları özlüyorum galiba, radyolu kasetçalarımda sürekli boş kaset bulundurup, okuldan eve geldiğim gibi radyoyu açıp kasetçaların REC ve PAUSE tuşlarına aynı anda basıp her an kayda hazır bir şekilde radyo dinlediğim zamanları..
Neyse doğru zaman bu zamanmış, gittik gördük, hayran kaldık, müzikal bünyeyi geliştirmeye sözler verdik. Müzik ruhun gıdasıymış, klişe olsa da dil din ırk ayırmaksızın kitleleri yakınlaştıran bir sihirmiş tecrübeyle sabitledik ve geldik. Geldik de ne oldu? Aklımız özgürlük adasında kaldı.. Komple yeni tanıdığımız, duyduğumuz ama belki de pek yakınlaşmadığımız, çok sevdiğimiz fakat canlı dinleme fırsatı bulamadığımız indie, brit pop, rock, elektronik, DJ, r&b isimlerini tekrar tekrar spotify'dan dinlemek, eksisozlukten aratmak, itunes'dan indirmek şeklinde yaşanan bir yeniyetme heyecanı ile dolduk.. Ama herşeyden öte playlistimde ciddi değişikliklere imza attım, Sezenler başta olmak üzere bir dolu şarkıyı sildim, özellikle de slowları - no more slows- ve 80% oranında bir yenilenmeye doğru gidiyorum.. İşte bu karar paha biçilmez.
Let's Sziget!
To be continued..
Gitmeden önce ortamın ergen cehennemi olacağı yönünde şüphelerim yok değildi. Ama iki tatil planı arasında seçim yaparken, hatta kaporamı yakma riskini göze alarak diğer dinlenmeceli alternatiften vazgeçip coşmacalı festival planına geçiş yaparkenki amacım da zaten biraz çılgınlık yapmak değil miydi? Hem kim demiş festival işi ergen işi diye? Ergenken zamanımız boldu ama bu kadar büyük bir organizasyona girişecek paramız yoktu herhalde, ya da yeterli ilgimiz yoktu, ya da daha kötüsü böyle oluşumlardan bihaberdik. Sonuç olarak her telden, her yaştan karılımcı ortamı şenlendirmek üzere hazır kıta görev başındaydı orada.
Peki ergenliği geçtik diyelim, son senelerde neden müzikal temalı bir seyahat planı gelişmemiş ne bende ne yakın çevremde, bunun sebebini bilemedim. Ben sanırım zaten müzik zevkimi geliştirmeyi hayli askıya almıştım kaç senedir, playlist'ime bile dokunmayalı belki 5 seneden fazla olmuştur. Zaten rutine bağlanan ev-iş-ev yolculuklarım sırasında maruz kaldığım müzikal kısırdöngüm farketmeden müzik zevkimi köreltmiş olmalı. Son zamanlarda bundan ben de çok sıkılmıştım ve playlistimi komple silip yepisyeni şarkılarla yeniden doğmak istiyordum ama üşengeçlik hastalığını bilir misiniz? Şu an bu hastalığı detaylarıyla açıklama fikrinden bile imtina etme halidir!
Neyse doğru zaman bu zamanmış, gittik gördük, hayran kaldık, müzikal bünyeyi geliştirmeye sözler verdik. Müzik ruhun gıdasıymış, klişe olsa da dil din ırk ayırmaksızın kitleleri yakınlaştıran bir sihirmiş tecrübeyle sabitledik ve geldik. Geldik de ne oldu? Aklımız özgürlük adasında kaldı.. Komple yeni tanıdığımız, duyduğumuz ama belki de pek yakınlaşmadığımız, çok sevdiğimiz fakat canlı dinleme fırsatı bulamadığımız indie, brit pop, rock, elektronik, DJ, r&b isimlerini tekrar tekrar spotify'dan dinlemek, eksisozlukten aratmak, itunes'dan indirmek şeklinde yaşanan bir yeniyetme heyecanı ile dolduk.. Ama herşeyden öte playlistimde ciddi değişikliklere imza attım, Sezenler başta olmak üzere bir dolu şarkıyı sildim, özellikle de slowları - no more slows- ve 80% oranında bir yenilenmeye doğru gidiyorum.. İşte bu karar paha biçilmez.
Let's Sziget!
To be continued..
10 Haziran 2014 Salı
Sinirlenince çok güzel oluyorsun Gattara
Bloğumu artık sevgili günlük moduna sokmak için yeni karar aldım, ya da yine karar aldım. Ama bu kararımı hangi oranda uygulamaya geçireceğimi kestiremiyorum. Bir süredir, belki iki senedir karar alan yerlerime kramp girmiş sanki. Bir süre taşınma bahanesini öne sürdüm, yalnız yaşamaya başlayınca daha bir konsantre olacaktım ve başarıya giden yolda kim tutardı beni. Ee sonra eve çıktım, kendime ve yapmak istediklerime hakkıyla vakit ayırabileceğim bundan daha uygun bir doğal ortam, yaşam alanı olabilir miydi? Yine bir süre erteledim yapacaklarımı.. Akabinde Gezi geldi. Hepimizi sarstı salladı, daha önce tanık olmadığımız bambaşka bir dünyaya götürdü, gündüzleri gerçek yaşantımıza devam ederken, geceleri gezide sürreal bir yaşam formu tanıdık ve çok sevdik. Planmış, gelecekmiş, hedefmiş, kararmış hepsini bir kenara bıraktık, anı yaşadık. Çünkü an çok güzeldi, an çok içtendi. İlk defa sokakları sevdik, otobüste yanımızda oturan şehirliyi sevdik, mendil satmaya çalışan çingene çocuğu sevdik. Zaman durdu, kimse karar alamazdı. Sonra o da bitti, ev hayatımıza geri döndük. İşte belki tam başlayacaktım artık, ama bahane çok, malum dev duygusal sallantı, uzunca bir süre de bunun çatısı altına sığındım; saçaklarından vicdan azabım damlarken. Acımız büyük diye mal gibi oturmayı hak ettiğimi düşündüm uzunca bir süre. Oturdum da.. Ama neyse ki büyük acıların mal gibi oturtma efektini alana gaz verme efekti hediye oluyor genelde. Bu süreçte bir iki adım attım aslında; kedim var mesela artık, yogaya başladım, San Francisco'ya bilet aldım, dövme yaptırdım gibi.. Sayınca fena görünmedi gözüme.. Afferim bana, boş durmamışım mala bağlamışken bile.. Neyse artık yaz geldi, şimdi nedir beni bağlayan? Hiçbirşey.. Ölü toprağını üzerimden atmam gerekir sanki. Kilim altına itilmiş kalan planları yüzeye çıkarıp sıraya koysam diyorum..
Daha önce bahsetmiş miydim bilmem, küçükken şarkı melodilerini unutmamak için not alırdım. Not almak derken notalarla değil, bayaa bildiğin alfabe harfleri ile not almak. Dıt dıt dırıdıt dıt dırıdıt dıt dırı dıtdıt dırı dıt dıt dırı dıt dıt gibi. Mesela bunun ne olduğunu çıkarabildiniz mi? İşte o zamanlardan itibaren yetkililer tarafından gözlem altında tutulsaymışım şu an bu pozisyonda olmayabilirdim belki de. Hangi pozisyonda mı? 55 m2 evde kediyle saklambaç oynama durumları desem yeterli olur mu?
Kedili yalnız kadın olmak çok zormuş azizim. Çevrendeki herkes tarafından öngörülen yaşlılık senaryosu hazır: evdeki kedi sayısı artarken yalnızlık baki kalır.. İtalyancada duruma özel kullanılan bir kelime bile varmış; Gattara (bknz: http://kedilervekitaplar.blogspot.com.tr/) Peki neden potansiyel Gattarayız? Neden köpekli kadınlar aynı damgayı yemiyor? Çünkü muhtemelen kedili kadınların kedileriyle aralarındaki saykodelik ilişki köpekli kadınların köpekleriyle aralarında oluşmuyor. Mesela ben kedimin yavaş yavaş karakterinin oturması sonucu eve gelen herkesi eskisi gibi sıcak karşılamamasından, hatta bazılarına uyuz olup kendisini destursuzca sevmeye kalkmaları karşısında kendilerine pıhhlamasından garip bir haz alıyorum. Kedim benim bir tek beni sevmeli, benle saklambaç oynamalı. Ben bu güven ilişkisini kurmak için emek sarf ettim, kolay mı öyle gelip cart diye sevgi balonundan nasibini almak? Şimdi tekrar düşündüm de acaba bu tespitimi tüm kedili kadınlara mal etmesem mi? Şahsıma özel ruh hastalığı olabilir zira..
Daha önce bahsetmiş miydim bilmem, küçükken şarkı melodilerini unutmamak için not alırdım. Not almak derken notalarla değil, bayaa bildiğin alfabe harfleri ile not almak. Dıt dıt dırıdıt dıt dırıdıt dıt dırı dıtdıt dırı dıt dıt dırı dıt dıt gibi. Mesela bunun ne olduğunu çıkarabildiniz mi? İşte o zamanlardan itibaren yetkililer tarafından gözlem altında tutulsaymışım şu an bu pozisyonda olmayabilirdim belki de. Hangi pozisyonda mı? 55 m2 evde kediyle saklambaç oynama durumları desem yeterli olur mu?
Kedili yalnız kadın olmak çok zormuş azizim. Çevrendeki herkes tarafından öngörülen yaşlılık senaryosu hazır: evdeki kedi sayısı artarken yalnızlık baki kalır.. İtalyancada duruma özel kullanılan bir kelime bile varmış; Gattara (bknz: http://kedilervekitaplar.blogspot.com.tr/) Peki neden potansiyel Gattarayız? Neden köpekli kadınlar aynı damgayı yemiyor? Çünkü muhtemelen kedili kadınların kedileriyle aralarındaki saykodelik ilişki köpekli kadınların köpekleriyle aralarında oluşmuyor. Mesela ben kedimin yavaş yavaş karakterinin oturması sonucu eve gelen herkesi eskisi gibi sıcak karşılamamasından, hatta bazılarına uyuz olup kendisini destursuzca sevmeye kalkmaları karşısında kendilerine pıhhlamasından garip bir haz alıyorum. Kedim benim bir tek beni sevmeli, benle saklambaç oynamalı. Ben bu güven ilişkisini kurmak için emek sarf ettim, kolay mı öyle gelip cart diye sevgi balonundan nasibini almak? Şimdi tekrar düşündüm de acaba bu tespitimi tüm kedili kadınlara mal etmesem mi? Şahsıma özel ruh hastalığı olabilir zira..
12 Şubat 2014 Çarşamba
Acımıyo kiii
Evet. Kavuşmak sevmekten daha zor geliyormuş Sayın bekleyen.
3 sene önce yeni bir başlangıç yaptığım bir dönemde bu bloğu açmışım. Ama sonra nolmuş? 'Başlangıç' hayatın akışına dönüşmüş, 'yeni' gitmiş vahı kalmış ve bu sayfa şerefsizce boşlanmış.
Ee şimdi nolmuş? Bir süre önce yazarın hayatı tepe taklak olmuş. Bön bön bakakalmış. Demişler herkesler nereden biliyorsun hayatının taklağının tepesinden daha iyi olmayacağını diye, kısmet hayırlısı demişler herkesler. Yazar bön bön bakmaya devam etmiş. Anlamamış bakmış. Ağlamış bön bön. İçmiş bakmış. Oturmuş bön bön. Tüttürmüş bakmış. Mal mal bön bön. Pasta börek yaparken kullandığı timer'ı kurmayı düşünmüş, bu böne bir son vermek için bir zil çalsın istemiş. Vazgeçmiş, onun bi kurumluk ömrü yetmez gibi gelmiş bu bönden çıkmaya. Sonra akıllı telefonunun takviminde gelişigüzel bir gün seçip alarm kurmayı düşünmüş o güne, bu böne bir son vermek için. Vazgeçmiş, o günü aklından çıkaramayıp, o güne kadar bönün dibine vurur diye, ee alarm çalınca bönden çıkacağı da meçhul. Demişler herkesler zamana bırak diye, o da öyle yapmaya çalışmış ama bi typo hatası olmuş algıda, zarara bırakmış yanlışlıkla. Zarar büyükmüş. Zarar büyütmüş. Üstüne vazife olmayan herkeslerin bile hala şuursuzca yorumunu yaptığı küçük gösteren dış görünüş seneler içerisinde bir gram değişmezken iç gömülüş geçen birkaç ay içerisinde hayli büyümüş. Sizler bilir misiniz çok mutsuz olduğun bir dönemde tek mutlu olduğun an uykudan uyandığın saniyedir çünkü o 60 salise içinde daha gözünü bile açmamışken hiçbirşey hatırlamazsın, daha doğrusu herşeyi eskiden olduğu gibi hatırlarsın, sandığın gibi hatırlarsın ama 1 salise sonra gerçekler bilincine üşüşür, bilincinle savaşır ve bilincini ele geçirir ve ta taaam, gerçekler mal gibi meydanda, artık gözünü hiç açmak istemeyebilirsin zira açsan ne olacak her yer zaten karanlık..
Yazarımız bu arada kısmeti sorguya çekmiş, hayırlısını bulup boğazlamak istemiş. Hayır kimmiş neymiş hayırlısı? Hayır madem hayırlı değilmiş baştan vuku bulmayaymış? Ya da madem bu noktada bu kadar zarar verecekmiş o zaman sonuna kadar gideymiş? Daha fazla mı üzüleceydiymiş yazar? Hiç sanmam (yazarın parmakları olarak şu an yorum yapma hakkımı kullanıyorum).
Sonra iki ayaklı hayvanın gidişi üzerine dört ayaklı bi insan sahiplenmiş yazarımız. Yeni arkadaşı için önce kız demişler bilirkişiler. Yazar çok sevinmiş çünkü evde bi kadın lobisi yapabileceklermiş kız Mişka ile erkek ırkına karşı. Fakat çok geçmeden yeni ev sahibimizin erkek olduğu ortaya çıkmış ki bu yazarı bir hayli sarsmış başta.. Şimdi kimle kafa kafaya verip süt ve cin kadehlerini tokuşturacakmış ki? İlk başlarda çok zorlanmış, 'kızım'dan 'oğlum'a geçişte. Farklı gözle bakmaya başlamış bıyıkları yeni terleyen erkek Mişkaya. Şimdiye kadar kız Mişkanın davranışlarını erkek Mişka olarak değerlendirmeye çalışmış. Değişikmiş bu his. Yazar tarafından Mişkanın kız olarak naz ve sahip çıkılma olarak değerlendirilen çeşitli davranışları artık kur ve sırnaşma şeklinde erkek davranışı şekline bürünmüş yazarın gözünde. Ve fakat bu duruma da alışmış yazar zira alışmak sevme yarısıymış. Mıymış? Hatta o kadar alışmış ki yazarın elini 2 yalayıp 5 ısıran Mişkanın davranışlarını erkek huyu suyu hürmetine kabullenmiş bile.. Hatta bi o kadar da alışmış ki; bi erkek Mişkanın açtığı yaralara, tırmalayınca çizilen ellerine bakmış bir de aylar önce erkek O'nun kanattıklarına, ısırınca yanan canına bakmış ve demiş ki fiziksel yaranın acısı da geçiyor da izi de geçiyor da diğeri… Kimse böyle düşünmüyor ama yazar fiziksel acı, içindeki acının önüne geçsin diye Mişkanın ellerini yemesine göz yumuyor olmasın sakın? Sonucta Mişka ısırınca acımıyo kiiii!
3 sene önce yeni bir başlangıç yaptığım bir dönemde bu bloğu açmışım. Ama sonra nolmuş? 'Başlangıç' hayatın akışına dönüşmüş, 'yeni' gitmiş vahı kalmış ve bu sayfa şerefsizce boşlanmış.
Ee şimdi nolmuş? Bir süre önce yazarın hayatı tepe taklak olmuş. Bön bön bakakalmış. Demişler herkesler nereden biliyorsun hayatının taklağının tepesinden daha iyi olmayacağını diye, kısmet hayırlısı demişler herkesler. Yazar bön bön bakmaya devam etmiş. Anlamamış bakmış. Ağlamış bön bön. İçmiş bakmış. Oturmuş bön bön. Tüttürmüş bakmış. Mal mal bön bön. Pasta börek yaparken kullandığı timer'ı kurmayı düşünmüş, bu böne bir son vermek için bir zil çalsın istemiş. Vazgeçmiş, onun bi kurumluk ömrü yetmez gibi gelmiş bu bönden çıkmaya. Sonra akıllı telefonunun takviminde gelişigüzel bir gün seçip alarm kurmayı düşünmüş o güne, bu böne bir son vermek için. Vazgeçmiş, o günü aklından çıkaramayıp, o güne kadar bönün dibine vurur diye, ee alarm çalınca bönden çıkacağı da meçhul. Demişler herkesler zamana bırak diye, o da öyle yapmaya çalışmış ama bi typo hatası olmuş algıda, zarara bırakmış yanlışlıkla. Zarar büyükmüş. Zarar büyütmüş. Üstüne vazife olmayan herkeslerin bile hala şuursuzca yorumunu yaptığı küçük gösteren dış görünüş seneler içerisinde bir gram değişmezken iç gömülüş geçen birkaç ay içerisinde hayli büyümüş. Sizler bilir misiniz çok mutsuz olduğun bir dönemde tek mutlu olduğun an uykudan uyandığın saniyedir çünkü o 60 salise içinde daha gözünü bile açmamışken hiçbirşey hatırlamazsın, daha doğrusu herşeyi eskiden olduğu gibi hatırlarsın, sandığın gibi hatırlarsın ama 1 salise sonra gerçekler bilincine üşüşür, bilincinle savaşır ve bilincini ele geçirir ve ta taaam, gerçekler mal gibi meydanda, artık gözünü hiç açmak istemeyebilirsin zira açsan ne olacak her yer zaten karanlık..
Yazarımız bu arada kısmeti sorguya çekmiş, hayırlısını bulup boğazlamak istemiş. Hayır kimmiş neymiş hayırlısı? Hayır madem hayırlı değilmiş baştan vuku bulmayaymış? Ya da madem bu noktada bu kadar zarar verecekmiş o zaman sonuna kadar gideymiş? Daha fazla mı üzüleceydiymiş yazar? Hiç sanmam (yazarın parmakları olarak şu an yorum yapma hakkımı kullanıyorum).
Sonra iki ayaklı hayvanın gidişi üzerine dört ayaklı bi insan sahiplenmiş yazarımız. Yeni arkadaşı için önce kız demişler bilirkişiler. Yazar çok sevinmiş çünkü evde bi kadın lobisi yapabileceklermiş kız Mişka ile erkek ırkına karşı. Fakat çok geçmeden yeni ev sahibimizin erkek olduğu ortaya çıkmış ki bu yazarı bir hayli sarsmış başta.. Şimdi kimle kafa kafaya verip süt ve cin kadehlerini tokuşturacakmış ki? İlk başlarda çok zorlanmış, 'kızım'dan 'oğlum'a geçişte. Farklı gözle bakmaya başlamış bıyıkları yeni terleyen erkek Mişkaya. Şimdiye kadar kız Mişkanın davranışlarını erkek Mişka olarak değerlendirmeye çalışmış. Değişikmiş bu his. Yazar tarafından Mişkanın kız olarak naz ve sahip çıkılma olarak değerlendirilen çeşitli davranışları artık kur ve sırnaşma şeklinde erkek davranışı şekline bürünmüş yazarın gözünde. Ve fakat bu duruma da alışmış yazar zira alışmak sevme yarısıymış. Mıymış? Hatta o kadar alışmış ki yazarın elini 2 yalayıp 5 ısıran Mişkanın davranışlarını erkek huyu suyu hürmetine kabullenmiş bile.. Hatta bi o kadar da alışmış ki; bi erkek Mişkanın açtığı yaralara, tırmalayınca çizilen ellerine bakmış bir de aylar önce erkek O'nun kanattıklarına, ısırınca yanan canına bakmış ve demiş ki fiziksel yaranın acısı da geçiyor da izi de geçiyor da diğeri… Kimse böyle düşünmüyor ama yazar fiziksel acı, içindeki acının önüne geçsin diye Mişkanın ellerini yemesine göz yumuyor olmasın sakın? Sonucta Mişka ısırınca acımıyo kiiii!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
