12 Ekim 2015 Pazartesi

Elma dersem kış, armut dersem yine kış

Sözlerime ünlü düşünür Serdar Korkaç'ın dizeleriyle başlamak istiyorum: Hayat, beni neden yoruyoosuun? Evet Ekim'i yarıladık. Kötü fena. Sevgili yaz, size ayrılan sürenin sonuna geliyoruz ve fakat sevgili kış, acaba sizi karşılamaya hazır mıyız?

Kış şartları zorludur, herkes bilmez. İçim şişti bir çarşıya ineyim tur atayım dersin, soğuktan götün yemez. Sağlıklı düşünemiyorum camları açayım da temiz hava ve oksijen girsin eve dersin götün donar. Bütün yaz oksijen bolluğunda bile beynin o oksijenden nasibini almayıp saçmalamaya gayret etmişken kış vakti 45 m2 evin içindeki oksijeni kediyle paylaşıp bir de aklı selim sahibi olmanı beklerler. Hem de yalnız!

Kış yalnızlığı yaz yalnızlığına benzemez derler, ya da ilk ben dedim belki de.. Kış yalnızlığı adamı hasta eder.. Yün patikler de giysen, tontiş pompiş kurbağalı tavşanlı çoraplara da sarınsan, kombiyi de köklesen, kendini koyun yünü yorganlara da dolasan, kadının ayakları o yatakta ısınmaz bir türlü, ee ılınmamış ayakla da uyunmaz bir türlü. Gelsin uykusuz geceler..

Kış yalnızlığı adamı aç bırakır.. Zaten sokaklarda yemek peşinde sürtemeyeceğinden mütevellit, kadının evde yemek yapma hünerlerini geliştirmesi gerekir fakat düdüklü tencere sana, sen düdüklü tencereye bakaar bakaaar durursun. Evde yemek yapmamanı üşengeçliğine bağlarlar. Evet serde üşengeçlik vardır baba genlerinden sebep, ama ocağın başına geçmek istemeyişinin altında Zeki Müren'den Radyo Günleri eşliğinde bir rakı masası kuracak kimsenin olmayışının yattığını anlamazlar.. Ya da o tarçın kokulu sıcak şaraplı günlere özlemin..  

Kış yalnızlığı adamı alkolik yapar.. Öyle yazlık hafif içkilerle geçiştiremezsin, 'kendime bi martini koyayım da bikaç saat oyalanayım' veyahut 'bu geceyi de iki bira ile kurtardık çok şükür' modeli alkol tüketimi kışın pek geçerli değildir zira ne zeytinli martini ne de buzz gibi bir bira kışın keyif verme taraftarı değildir kadına, ehh bu durum da yüksek alkollü iç ısıtan içkilere yöneltir. Sonra gel de seni senden çok düşünen arkadaş kitlesine, hayır her akşam biriki kadeh/duble içmenin aslında alkoliklik olmadığını yırtınarak anlatmaya çalış. Yine anlamazlar..

Kış yalnızlığına eşlik eden meyveler bile sıkıcıdır.. Elma, portakal, mandalina, muz. Dört çeşit meyveyle 8 ayı geçirmeye çalışır kadın, bundan daha ağır bir darbe olabilir mi meyvesevere? Hele bir de hepsi soyulası meyvelerken! Kadının meyvesini soyup yedirecek kimsesi yoksa işte bu noktada o caaanım, kimseye muhtaç olunmadan yenilen, erik kiraz üzüm gibi yaz meyvelerine özlem had safhaya ulaşır aylar boyunca.

Ya kış şarkılarına ne demeli? Kış yalnızlığını beslemekten başka neye yarar? Siz hiç kış başı albüm çıkarıp, elleri havaya sokan bir Demet Bakalın veya Serdar Korkaç gördünüz mü? Göremezsiniz.. Halbuki hüzne teşvik edenler kışın damarına damarına basar kadının, hatta veda ederken bile kışı seçerler, Müzeyyen gibi, Müslüm Baba gibi, Ahmet Kaya gibi..

İşte bütün bu kış dinamikleri, yüksek muhtemel okunacak depresif kitaplar ve izlenecek iç karartıcı filmlerle de birleşince, bir de üstüne her ayın muayyen günleri öncesinde ve kimi zaman esnasında da baş gösteren sendrom halleri eklenince, kadının üzerine alameti kendinden menkul bir hüzünlü haller yerleşir ve herşey gökyüzünde yalnız gezen yıldızlara, baktıkça mücrim gibi titreten istikbale bağlanır hale gelir..

Gardını al ey kadın! Kış yalnızlığı çok yorucuymuş.. Önünde ciddi mücadele gerektiren aylar var!







5 Eylül 2015 Cumartesi

Rölantissimo

Hayatımı rölantide takılıp kalmış gibi hissediyorum bu ara. Ne ileri gitmek için vitese takıyorum, ne geri basmak için.. Bir yandan durduğu yerde sürekli varlığını hissettirecek devinimde.. Hep bi titrek sanki.. Ha bir de nereye çeksen oraya uzayacak gibi. Henüz bilmediğim birşeyi mi bekliyorum acaba, henüz tanımadığım birini mi? Godot'yu mu yoksa? Eğer öyleyse işim zor.. Biri gelse kızı alsa, uzak diyarlara götürse, zaten beni bu şehre bağlayan hiçbirşey yok ki geyiğine de gireyim tam olsun.. Ööööf kendimden tiksindim resmen iki dakikada..

Hayır yani üzerimde bir yandan ölü toprağı varmış gibi davrandım az önce ama diğer yandan da bu yazı hiç olmadığı kadar hareketli geçirdim. Hani bir taraftan neyse o şeyi beklerken, diğer taraftan karşıma çıkan onlarca tatil fırsatını kaçırmadım ki en son herhalde 16 yaşımda bu kadar çok denize girip bu kadar marsık gibi kararıyordum yaz aylarında, 3 sene sonra evime alıcı gözle bakıp gözümü tırmalayan unsurları gözüme hoş gelenlerle ikame edip imaj değişikliğine gittim. Sonucta ilk gençliğimizin sıpırayt sloganında belirtildiği gibi imaj hiçbirşey değildir tabii ki, kendimizi kandırmayalım, imaj bir çok şeydir.

O kadar ki, imajsever bünye tarafından bir kere beğenilip kafaya takılan o spesifik TV'ye kavuşmak için, normal şartlar altında önünden geçmenin bile reddedildiği, şehrin aile rekreasyon cehennemi AVM'ler içinde en uzak olanlardan birine yağmurlu bir pazar günü üşenmeden gidilip, TV satın alınıp aynen gerisin geri semte dönülmüştür. O TV bu eve bir şekilde gelecekti!

AVM demişken Pistinye Park için de yakın zamanda benzer bir durum vuku bulmuştu. Bu seferki imaj için değil de mecburiyetten bir ziyaretti. Açılalı beri, ki bu 5-7-10 sene olmuş olabilir hiç hatırlamıyorum, beni hiç cezbetmediği için yolunu bile bilmediğim bu AVM'ye, tadilata verilmesi gereken pahalı ve lanetli elbisemin tek aktif mağazası orada bulunduğu için bu sene gitmek zorunda kalmışlığım beni hala huzursuz etmektedir. Çünkü herkesin gittiği yerlere uyuz olmak, herkesin izlediği filmleri izlemeyi reddetmek, herkesin hakkında konuştuğu dönem ünlülerini ısrarla tanımamak gibi huylarım var, kurusun. Böylelikle cool kadın olduğumu sanıyorum sanırım. 'Ben hayatımda İstinye Park'a gitmedim' beyanında bulunmak benim için gurur kaynağı, aynı 'benim feysbukum yok' demek gibi.. Ya da 'ben instagram hesabımda 90% kedi, 10% de ıvır zıvır fotoğrafı paylaşırım, arkadaşlarla sosyalleşiyoruz temalı fotoğraf asla paylaşmam ve asla paylaştığım fotoğrafın lokasyonel bilgisini vermem' tarzı ukalalıklar.. İşte ben de acısıyla tatlısıyla yeryüzünde bulunduğum 35 senelik süre zarfında çeşitli prensipler geliştirmişim kendi çapımda. Bir de tabii kafamın dikine gitme ve bazı konularda büyük konuşma eğilimi, annemin kibir olarak tespit ettiği başka nahoş davranış biçimleriyle birleşince ortaya yeme de yanında yat modeli bir karakter çıkıyor.

Büyük konuşmak demişken, tecrübeyle sabit, neyi büyük konuştuysak yüce rabbim aynen nasıl da yalatmıştır bize tükürdüğümüzü defalarca. Ama işte insan dediğin varlık çürük, hatalarından ders almıyor ısrarla. Ben mesela şu sıra hayatımın en bi büyük konuşmasını yapıyorum ve selfie çubuğu denen zihni sinir aletini kullanan bir adamla asla sevgi duvarını aşamam diyorum. O selfie çubuğunu tutan eller benim elimi tutamaz mümkün değil. Bir selfie çubuğuna da iki satırdan fazla prim vermem diyerek noktalıyorum.

Bir bölüm klasiği haline getirmek istediğim, yalnızlığın en yoğun hissedildiği anlar ve eşlik eden şarkılar reyonumuza birkaç şarkı ile devam etmek istiyorum fırsat bulmuşken:

Zamanında televizyon alırken, 'smart özelliğini boşver, elma tv alırsın aynı işlevi görür, aynı paraya daha büyük ekran bakalım, size matters' diyenleri dinlememekle hata ettiğini geç de olsa anlamanın acısı eşliğinde büyük ekrana geçiş sürecini elinin hamuruyla kadın başına, TV özelliklerinden pek anlamadığı halde kadınım ama kendi elektroniğimi kendim alabilirimci çakma duruşla mağazalardaki satışçılara bir süre bilmiş bilmiş kafa tutup fakat yine sonunda ağlamaklı gözlerle onlardan medet ummaca şeklinde geçiren ben ve eşzamanlı kafamda dönen Baxter - Television.

Ex manitanın evleneceğinin öğrenilmesinin üzerinden henüz 24 saat geçmişken bir de iki hafta sonra evleneceğinin öğrenilmesinin üzerinden ne yazık ki 18 saat geçmemişken, bir anlık açık bırakılan pencereden aşağıdaki tentenin üstüne paatt diye atlayan kedinin çağrılara asla kulak asmaması sonucu alt kata inilip, pazar pazar gençler yataklarından kaldırılıp, kediyi bulunduğu saçma yerden almak için 20 dakika cebelleşme sonunda eve eli boş dönmenin yanında bir de bu nankör kedinin, yemeyip yediren giymeyip giydiren anasına bildiğin saldırmasının da hikayenin tuzu biberi olarak kedi anasının halet-i ruhiyesinde yerini almasıyla 'kedim bile bana dönük değil, kimseyi zorla yanında tutamıyorsun tabii, kedim bile beni terketmek için fırsat kolluyor' şeklinde söylemlerle kısa süreli depresyonun dibine vurması esnasında loop'a alınmış Mor ve Ötesi - Bu işte bir yalnızlık var

Mahalle manavından domates soğan patates alırken kaç kilo vereyim abla sorusuna - ki bu mahalle esnafı dediğin acayip bişey, kime göre neye göre abla abi yenge kardeş sıfatı yakıştırdıklarını bir anlayabilsek mahallenin soy ağacı çıkacak - 'yok yok ne kilosu, sen iki soğan üç pattez ver ordan, bitiremiyorum tek başıma, çürüyo sonaa' dediğin anda dediğine pişman olma hissi.. Yalnız olduğun gerçeğine mi yanasın, manava yalnız yaşadığını yerli yersiz açıkladığına mı yanasın, annenin eskiden beri en sevimsiz huylarından biri olduğunu düşündüğün esnafla gereksiz muhabbet kurma halinin genetik olarak sana da geçmiş olduğunu 35inde keşfetmenin haklı iticiliğine mi yanasın, bunları düşüne düşüne evine gider yanarsın, fonda Barış Manço - Domates Biber Patlıcan